
—Kaç kere söyledim, hala aynı şeyi yapıyorsun çocuğum / kardeşim!
—Anneciğim, .. bey / hanım.. benim de sana defalarca söylediğim şeyler var. Değişen ne oldu. Aynı şeyleri tekrarlamana ne demeli?! Hem senin söylediklerini ben kabul etmiyorum ki. Neden ısrar ediyorsun?
—Hep aynı şeyleri konuşuyoruz. Neden anlaşamıyoruz.. Allah’ım!.. ne yapacağımı bilemez oldum.
—Anne / patron / bey /hanım.. sen bana değer vermiyorsun!
—Kim ben mi?! Ben..
-………………………..
-………………………..
………………………………………………….
Öfke ve gücenme hissi, insanın kan dolaşımını aniden hızlandırır. Öfke, adrenalin salınımına yol açar, stres hormonu kortizol düzeyini azaltır. “Bize bir iyiliği yok mu?” diye sorarsanız, elbette var. Öfkeliyken, Erzurum soğuğunda bile üşümeyiz. Çünkü barut gibi oluruz.
Şaka bir tarafa, sinir sistemini tahrip edip, daha da kötüsü depresyona sebep olduğunu bilmeyenimiz yok. Sizce böyle yaşamı hak eden var mı? Bence hiç kimse, ama hiç kimse hak etmiyor, etmemeli.. “İnsanlar konuşa konuşa” özdeyişinde söylendiği gibi “konuşarak” anlaşmalıyız, sorunlarımızı dile getirmeliyiz.
Kiminiz içinizden “- hocam; bazı şeyler konuşmayla da hallolmuyor.” dediğini biliyorum. Ve bence haklısınız da. Burada küçük bir ayrıntı var; eğer “nasıl söylediğimize” dikkat etmezsek, böyle düşünen dostlarımız yerden göğe kadar haklıdırlar.
Eğitimlerde konu bu mevzuya gelince ısrarla üzerinde durduğum bir prensipte bahsederim: “ne söylediğinizden çok, nasıl söylediğiniz önemlidir” diyorum. Tüm meslektaşlarım da benzer yorum yaparlar. Çünkü bu prensip değişmez bir kuraldır.

Yani “üslubumuz”, söyleyiş tarzımız, sözlerimizden çok daha önemidir. Bakın Yunus Emre bu durumu ne güzel dile getirmiş;
“Söz ola, kese savaşı
Söz ola, kestire başı
Söz ola, ağulu (zehirli) aşı
Yağ ile bal ede bir söz…”
Geçenlerde radyo programımda (önceden bir özel radyoda program yapmıştım) bu konuyu işlerken bağlanan bir dinleyicim: “hocam ben ne desem karşımdakine batıyor. Halbuki benim böyle bir niyetim yok. Nasıl yapacağımı şaşırdım kaldım!” dediğinde ona, eskilerimiz “boğazda dokuz boğum var” derler dedim.
Yine atalarımızın “kırk düşün, bir konuş” sözünü hatırlattım. Tabi buna rağmen başka yardımcı davranışlara da ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. Lisede “illa üsluuup, illa üslup” derdi edebiyatçı Osman hocam. Bunun üzerinde çok fazla dururdu. Kendisini hürmet ve minnetle anıyorum. Ondan çok şeyler öğrendim. Şimdi üsluba neden bu kadar önem verdiğini daha iyi anlıyorum.
1. Adım: Randevulaşmalıyız
Yukarıda bahsettik; insanlar konuşa konuşa, diğer canlılar koklaşa koklaşa anlaşır. Gelelim bunu nasıl yapacağımıza. Aramızdaki sorunları halletmek ve anlaşmak için, “altı adım” atmalıyız. İşte bu altı adımın birincisi, muhatabımızdan randevu talep etmemizdir. Ancak bunu yaparken, gergin ya da müsait olmadığı anda yapmamalıyız.
Özellikle öfkeli insanın (o an için) mantığının seyahatte olduğunu asla unutmamak lazım. Randevu alırken de, “iki alternatifli teklif” tekniğini hatırdan çıkarmamak lazım. Örneğin; “- ….. bey / hanım, ya da çocuğum; aramızdaki şu …. konusunu baş başa konuşmak için bugün (onun da müsait olduğu zamanı tahmin ederek) 12:10 veya yarın 09:45 saatlerinden hangisi sizin için uygun?” gibi. İki alternatifli randevu teklifini reddetmek, tek alternatifli teklife göre çok daha zordur. Ama bunu soğuk bir üslupla yaparsak, zaten gergin olan ilişkimizin de getirdiği negatif etkileşimden dolayı, bizi reddetmesi daha kolay olur.
(devam edecek)
Not:
Bizimle her daim iletişimde olmak istemez misiniz? Kolay bir yöntemi var: Öncelikle Telegram programını cep telefonunuza indirmeniz, sonra da aşağıdaki linke tıklayarak grubumuza üye olmanız yeterlidir. Ayrıca arkadaşlarınızı da davet edebilirsiniz.
Masa üstü veya dizüstü bilgisayarı kullananalar ayrıca bu versiyonu da kullanabilirler. Büro çalışanları için bu çok rahat kullanım sağlıyor.
https://t.me/joinchat/J-obtEy8xTvMitbdyaIU4g
Grupta görüşmek üzere.. bekliyorum..
- Makalelerin altına yorum yapmanız bizi sevindirir.




